Bir yudum nefes, bir avuç gökyüzü … 10.07.1995

Giderek sıkıştık kentlerde. Üstüste konmuş sefer tası gibi üstüste içiçeyiz. Nefes alıyor ama yaşamıyoruz. Çıkıp yürüyemiyoruz sokaklarında. Kaldırımlara tırmanmış araçlardan, ayağımızın altından kayan taşlardan, iki gram yağmur yağdığında ensemize çıkan çamurdan, sıkıldık…Ve sıkıldığımız kadar da alıştık…
Hergün değişen trafik levhalarından, hangi sokak ya da cadde trafiğe kapanmış artık bilemiyoruz. Bence, artık Sabah yayınlarında birileri anlatmalı, “Meşrutiyet Caddesi’nin 2.km’sinde yargıya takılmış köprü inşaatı trafik tek şeritten verilebilirse
verilecek” gibi bilgilendirmeli bizi…
Üstüste yığıldığımız bu kent artık taşımıyor bizi. Yapılacak her binanın otoparkı olması zorunlu yasalarda. Ama, 35.000.000 ‘na bu iş için ayrılan bölümler dükkan ya da depo olabiliyor. Yürüyecek yer kalmıyor. Yeşil alan yapacak yer zaten yok.
Çocuklarımız apartman boşluklarında oynuyor. Sokaklarda surat yapan sonradan görmelerin otomobilleri altında kalmıyorlarsa, sıkışmış kentlerde doğdukları içindir.
Olanak bulabilenler kent dışına villalara kaçmaya çalışıyor. Bu villalara ismi de üstat Bekir Coşkun koymuştu. “Villa dediysek apartmanın yan yatmışı” Yani tartışmaların, sevişmelerin komşularla paylaşıldığı yer yine. Anlatırken bile öyle sıkıldım ki; yazının sonunu getiremiyorum. Iyi yaşamayı kendimize mi layık görmüyoruz. Yoksa betonu, asfaltı mı çok seviyoruz anlayamıyorum …
Anayasa değişiklikleriyle ilgilendiğimiz kadar hergün gelip geçtiğimiz sokağımızla, caddemizle, evimizle ilgilenmediğimizin farkında mısınız? Anayasanın tümü değişse bile yaşadığımız yer değişmeyecek. Değişmesi gerekenler değişmedikçe…