
Beyaz kelebek, rüzgardan olsa gerek, kıyıdan yarım mil uzağa düşmüş. Mavi ve yeşilin yarattığı Turkuvaz üzerinde Öylece uçuyor. Yorgun besbelli Ama ıslanmaktan korktuğu için Konamıyor,Güvenli bir yer arıyor Deniz üstünde…
Yok ki öyle bir yer…Kendisini yaratan O güzel doğaya Belki de ilk kez Bu kadar kızgın. Kanat çırpışlarındaki ivme Giderek azalıyor…Direniyor kelebek. Büyük suyu ve kendini kontrol ediyor. Bir ana durgunluk olsa konup soluklanacak; Ah, o dalgalar yok mu! Ya üstüne gelir de Kanatlarını ıslatırsa? Vazgeçmiyor; ama
bitmek üzere…Sulara değdi, değecek …
………….
Onunla serüvenimiz burada bitiyor. Çünkü tanık olduğum bunca çabadan sonra, kötü sonu görmek istemediğimden uzaklaşıyorum oradan. Yaşamdaki
umutsuzlukları zaman zaman görmezlikten gelip kaçtığım gibi…
bu kaçış korkudan değil. Çare olmayışın verdiği acıyı yaşamamak için. Beni daha enginlere götürüyor kelebeğin düştüğü son. Peki kaçış kurtuluş mu? Görmezlikten gelince mutlu ve huzurlu muyum ? kesin bir hayır! Çaresizlikten kaçan ilk
insan ben değilim herhalde! Bu kaçışlar, yaşamın bir parçası… neredeyse geleneksel bir davranışı hepimizin. “Görmediğimiz ve duymadığımız acıyı
paylaşmayız.” “Biz görmezsek, bir şey olmaz.” Öyle olmasa görüntülenen
dayaklar ve ölümler için ayağa kalkanlar, Güneydoğudaki faili meçhuller için
susmazlardı. Tunceli’de yaşananlar, Ankara Atatürk Bulvarı yada İstanbul
Beyazıt Meydanı’nda yaşananlar kadar dikkatimizi çekerdi. Ölümlerin ve acıların
ilgi alanına girmesi için illa ki göz önünde mi olması gerekir? Bu, kelebeğin
sonundan kaçmaya benzemiyor.