
Bilen bilir
bilmeyene anlatmak zor iştir.
Zor zanaattır mahpusluk.
Altın yapsan dört duvarı
ne fayda.
Özgürlüğün tadı yok.
Yok ama
kurulduğundan bu yana dünya
bir arada yaşamaya başladığımızdan bu güne
her dönem
her toplumda
madem ki var hapishaneler
o zaman her daim
konusudur kitapların, şiirlerin, filmlerin.
Görmeyenin ilgisini çeker,
merak konusudur
“suçlar nasıl cezalandırılıyor”
Caydırıcıdır
özgürlüğün kısıtlanması
ve neden düştüğü insanların
merak konusudur.
Oysa uzak değildir hiç birimize
üçüncü sayfa haberleri gazetelerin.
Başka bir dünyadan değil,
yanı başımızdan söz eder.
Ve öyküleri hepimizin
başımıza gelebilecek
cahilliklerle doludur.
Umut hep
yarına dairdir.
Gözler hep dışarıda,
beklenir ya af,
ya da tahliye.
Sözler verilir içten içe.
Yeni kurulacak yaşamda
yapılacaklar için.
Düşündükçe parçalanır hayaller.
Boşa geçen senelere ah çekilir,
yenisi üstüne inşa edilirken yaşamın.
İşte Sinop Cezaevi’nde de
kırılmış bu halka.
Boşa geçen yılların
içi doldurulmakla kalmıyor şimdilerde.
Sanat öğrenilirken
renkleniyor dört duvar
öğrenilen yerde.
Tekstil atölyelerinde
bir işçi gibi çalışsalar da,
boş kaldıkları her an
geçmişi yargılamadan edemiyorlar.
Ve hepsinin öyküsü bir ders gibi.
“Bana bir şey olmaz”larla başlayan tartışmalar,
gecelik, küçücük maceralr
gencecik ömürleri
geri dönülmeyecek
günlere taşıyor.
Vurdum duymazlığın hat safhaya geldiği noktada
örnek olur diye
gençlere bu öyküler
anlatalım istedik bu öyküde.
Yalçın Baydar 1981 Muş doğumlu
ve yaklaşık üç yıldır cezaevinde.
Neden buraya girdiğini düşününce,
yaptıklarına kendi bile anlam veremiyor.
Ve anlatıyor:
- Otursana. Hem işimi yapayım.
TT- İşini yaparsın. Biraz ara ver ya bu kadar mı acil? Bu işten para kazanıyor musunuz?
- Kazanıyoruz canım. Aylık burada en azından ailemize muhtaç olmuyoruz. İşte sigaramızı ve ya herhangi bir özel ihtiyaçlarımızı karşılıyoruz idarenin vermiş olduğu maaşla. Öncelikle zaten ben bunu müdürüm, başta müdürümüz olmak üzere, sayın savcımıza, değerli yetkililere, burada bulunan personelimize çok teşekkür ediyorum böyle bir imkan sağladıkları için. Yani bizim için çok büyük bir nimet bu. Tabi bilene yani.
TT- Sivilde ne yapıyordun Yalçın?
- Kendi gerçek mesleğim garsonluk. Otel, garsonluk. Buna benzer işler yapıyordum. Şimdi tabii şuradan çıktıktan sonra o işi yapmam imkansız yani. Yani bu saatten sonra gidip de herhangi bir restoranda…
- Çıktıktan sonra dedin. Senin suçun neydi? Ceza ne aldın? Ne yatıyorsun?
- Şimdi, suçum gasp. Efendime söyleyeyim, aldığım ceza 16 sene 8 ay. 3 seneye yakındır içerideyim. Daha dört tane daha cezam var ve şuna samimice söylüyorum size, şu an o kadar pişmanım ki. O kadar pişmanım ki… “Niye” diyeceksin “yaptın o zaman?” Tamam bir cahillik yaptık, şeytana uyduk. O kadar pişmanım ki, ailem bir tarafta mağdur, ben bir tarafta… Evliyim, çocuğum vardı. Şu an 3 yaşında bir çocuğum var, elinizden öper. Çok mağdurum, çok pişmanım. “Son pişmanlık fayda etmez” diye bir laf var. Yok, ama öyle, ben ona inanmıyorum. Ben buradan çıktıktan sonra yani bu işi yapacak adam değilim yani. Gaspmış veya efendime söyleyeyim hırsızlıkmış…
TT- İlk defa mı yapmıştın?
- İlk defa gasp yaptım cezaevine, düştüm. İşte cahilliğimizden oldu yani.
TT- Nasıl oldu? Paran mı yoktu? Bir şey mi vardı?
- Yoo aslında. Hani derler ya tabiri caizse “egomuzu tatmin ediyoruz…” bir nevi o yani. Macera peşindeydik biz. İhtiyacımız yoktu aslında. Ailemin durumu normal ama yani bu işi yapacakta, o kadar da aciz değiliz. Babam işte fırıncı kendisi. Bana her seferinde söylerdi “oğlum” derdi, “Eğer ihtiyacın varsa evinde otur, ben senin paranı da veririm, sigara da alırım. Yani yeter ki kötü arkadaşlarla gezme, kötü insanlarla birlikte olma…”
Tayfun bey, sadece tek şey diyorum şu gençliğe; herkse annesinin, babasının kıymetini iyi bilsin. Ailesinin. O yuvada yaşıyorsa, o çatı altında yaşıyorsa, o ailenin içerisinde, o bireylerle birlikte. O ailenin, o bireylerin kıymetini çok bilsinler ve onların sözünden hiç çıkmasınlar. Hiç bir anne-baba çocuğunun kötülüğünü istemez. O kadar çevrem vardı, sayısız arkadaşım vardı. Her ortamdan vardı, her türden arkadaşım vardı benim. Onlar için ben canımı verirdim. Aynı şeyi onlar da benim için, benim düşüncem o, aslında ama yanılmışım ben. Şuan benim uğruna terk ettiğim ailem arayıp beni soruyor. Onlar arayıp sormuyorlar. Yaklaşık üç yıldır cezaevindeyim, ne bana bir mektup ne bir selam ne bir haber… Ve burada öğrendim ben bu gerçeği. Ben dışarıda bir rüyadaydım. Şuan rüyadan uyandım ben ama geç uyandım. Bazı değerler kaybettim. Hee! Şimdi diyeceksiniz ki “ne kaybettiniz?” maddi olarak fazla bir şey kaybetmedim ama manevi olarak çok büyük değer kaybım oldu. Yani her şey para demek değildir. Yine diyorum efendim… Türk gençliği; ailenizin kıymetini iyi bilin. Anne-baba hiçbir zaman için evladının kötülüğünü istemez.
TT- Peki bu bayram dışarıda olsaydın ne yapardın?
- Bu bayram… Bu bayram değil de şu an dışarıda olsam yani şu an, şimdi…Şu an sizden röportajdan sonra bile ailem gelsin gideyim buradan, yapacağım tek bir şey varsa gidip annemin, babamın eline ayağına sarılmak. Onlardan çok büyük af dilemek, kendimi onlara affettirmek, çalışmak, artık ailemi kimseye muhtaç etmemek yani…
TT- Onun dışında ne yapardın?
- Onun dışında askerliğim var. Gideceğim bir an önce vatani görevimi de yapacağım.
Onu da yaptım geldim. Gireceğim bir işe çalışacağım. İş seçimi olmaz bende. Ne iş olursa olsun yapacağım yani. Affedersiniz lağım dökerim, taş taşırım, hamallık yaparım yine yaparım. Çalışacağım yani. Ve şu da bir gerçek ki; “ağlayanın malı gülene yar olmaz.” Yani Ahmet’in, Mehmet’in malını çalmakla, almakla… Belki şimdi bu röportajı okuyan arkadaşlar bana kızacaklar, bu işi yapanlar. Kızsınlar. Belki bende yanlışlıkla bu işi yaptım geldim ama kimse, kimse için kazanmamıştır bir şeyleri. Kimse, kimse için bir yerlere gelmemiştir.
TT- Sen ne kadar gasp etmiştin?
- Bizim para değerimiz bir milyardı. Bir milyardı…
TT- Sokakta mı gasp ettin?
- Yok benzin istasyonu bizimkisi. Benzinliğe girdik gece geç saatlerde, bir de alkollüydük. Alkolün vermiş olduğu etki var, şu da bir geçek. Gittik kendi malımızmış gibi, adamın dükkanına girdik. Elimizde silahlar. “Parayı ver” dedik adama. Düşünebiliyor musunuz? Yani var mı böyle bir şey ya? Biri bana yapsa aynısını, çok zoruma gider. Yani karşıdakinin elinde silahı olduğu için karşılık veremem ama çok zoruma gider. Yani şimdi derler ya… Kader…Kaderimizde varmış görecekmişiz. Ben buna inanmıyorum. Şimdi iki çeşit kader vardır Tayfun bey. Biri Allah’ın vermiş olduğu kader, yolda gidersiniz araba çarpar. Veya araba kullanıyorsunuz birisine çarparsınız. O kaderdir. E Allah bana deme ki git bu gaspı yap. Allah babana demedi ki adamı soy da gasp et. Ben bunu kendi hür irademle yaptım. Yani belki bilinç altımda ama uyuşturucunun, alkolün etkisiyle yaptım ama kendi hür irademle yaptım bunu. Allah bunu demedi bana git yap. Bu kadar değil. Ben buna inanmıyorum. Yani ben, bugün zaten ikinci bayramı da yaşadık sağ olsun sayın Başbakanımız da gelmiş Sinop’a onu duyduk. Kendisini bekliyorduk aslında biz de siz geldiniz. Gerçi sizde bizim ağabeyimizsiniz fark etmez.
TT- Sağ olasın.