
Dolamışım dilime Ahmed Arif’in dizelerini: “Savrulur Karacadağ, savrulur Zozan…”
Olmadığımız için zemheride, buz tutmuyor, ne bıyığımız ne de saçımız. Alabildiğine yeşilin ortasında ve o gökten yağmış gibi ara vermeden duran Diyarbakır taşları arasındabir zıplıyoruz, bir düşüyoruz çukurlara. Yol diye gittiğimiz yerde, iz bile yok! İnsanın aklına bir tek şey gelir böyle yerlerde: “Sevda Türküleri…” Yaşanmamışlarını da koyarsak üstüne üstüne, bir Karacadağ daha çıkar herhalde, yüreklerin zirvesinde. Sanki süsüdür bu dağların, kıl çadır. Zaman, gün batımına yakın. Hasretin vuslata dönüştüğü anın bir sesi var buralarda. Ana koyunlar hep bir ağızdan bağırmakta, ve onlara doğru koşan kuzuların sesiyle karışmakta.
Tanrım! O ne muhteşem bir buluşma! Dindiğinde sesler biraz daha, üstü naylon
kaplı abasıyla, çoban yaklaştı yanımıza: “Talip Ağabey değil mi?” dediğinde, sanki yüreğim koptu. Tanınıyor olmak güzeldi bu dağ başında. Kim hoşlanmazdı ayrıca?
Sürdürmek için bu Karacadağ keyfini, devam ettim: “İzliyor musun beni?”
” Çok bekledik” diye geldi yanıt.Düşündüm ki,amaca ulaşmış bizim yol hikayeleri.
Peki, nerede izlemişti? Sormadan, o devam etti: “Talip Ağabey, ben hapis yattım 21 ay. Bir ara sen çıktın, haberde dedin ki, ‘af çıkabilir…’ Çok bekledik bir daha seni, ama ne sen geldin, ne de af…” Habercilik dersi vermişti Anımsadım haberi,
1994 seçimlerinden önceydi. Sarfedilen bir sözcük, ne kadar umut vermiş, ama arkası gelmemişti.Hiçbir şey “öylesine” söylenmemeliydi. İşte, beklemişlerdi:
” Savrulduk, bittik!” Sanki şiirden haberliydi… “bir gün jandarma geldi.
’silahın var mı dedi. Yalan mı söyleyeceğim, ‘var’ dedim, gösterdim Kaleş’i…”
Çoluk çocuk ve bir de dağ…İnanacak mıydı,’yok’ desem, jandarması…Bizi neye saydılar, bilmem! AIlah kimseyi düşürmesin, tam 21 ay yattım. Gitti koyunun yarısı.
Ben ne yapmıştım ki?” Dilimizde şarkımız değişti: “Savrulmuş Karacadağlı…
Savurmamış Zozan…” “Kalın” dedi. “Misafir çadırım var.” Kıl çadırdan az ötedeki
muşamba çadırı göstererek. “Keseriz koyunlardan birini…” Ayrılırken öğrendik adını Rıfat’ın. İki tepe aşırıca, başka bir çadırda, yine demli çay önümüzde. “Türkçe’yi bir tek o biliyor” dedikleri Perihan Gelin’le, konuşamıyoruz iki cümle. Kaçırıyor kara gözünü, güzel yüzünü. Kucağında kızı Baran, öğreniyoruz hikayesini. Kocası silah yakalatmış, onu da almışlar içeri… Rıfat’ın sözleri yankılanıyor Karacadağ’da sanki:
” Ne var ağabey, biz de Türk’üz ama, Türkçe bilmiyoruz. Ne var ki…”