
İleri görüşlü adamdır benim babam.
Gelenekten çok
geleceğe bakar.
“Baba” sözcüğünün anlamı neyse,
ona göre yaşardı.
O yıllar,
Eskişehir Şeker Fabrikası”nda görevliydi.
Diğer şeker fabrikalarında olduğu gibi,
lojmanda otururduk.
Yani biraz “özeldik.”
Bu özelliğimiz
ekonomik gelirden çok
koloni yaşamından kaynaklanırdı.
Yaşarken değil ama
yıllar geçince anlıyor insan kıymetini.
Mesela tenis kortu vardı ama
ne oynayan,
ne de oynatacak biri yoktu.
Kurarken Almanlar fabrikaları,
olması gerekenleri koymuştu ama
“var mı, var” cinsinden kalmıştı oralarda.
Yüzme havuzu vardı mesela
on yedi fabrikanın
on yedisinde de.
Ama hangisinde olduğu bilinmez,
bir çocuk boğulmuş
bir tarihte.
Geleneksel çözüm anlayışımızla
yıllarca kapalı kaldı hepsi.
Ama sosyal yaşamına
diyecek yoktu o yıllarda.
Sinema salonunda
her hafta bir film,
Pazar günü saat onda
çocuklara matine.
Ara sıra turneye çıkmış tiyatrolar
sahnedeydi.
Hafta sonlarında ve
23 Nisan, 29 Ekim gibi özel günlerde
balolar düzenlenirdi mutlaka.
O, Eskişehir’deki fabrikada
yemek müziği yapardı kemanıyla.
Adı Cihat Naki Evin’di.
On bir yıl kadar
uluslar arası sulardaki yolcu gemilerinde
müzisyenlik yapmıştı.
Mükemmel Fransızcası vardı.
Hiçbir makamı olmadan
en çok saygı duyulan adamıydı oraların.
Ve gündüzleri
ders verirdi.
Her isteyene değil,
yetenekli gördüğüne elbette.
İşte ben de
o şanslılardandım.
Sinema salonunun altında
“karanlık” diyebileceğim loşluktaki
bir küçük odada
bir ay kadar mandolin,
sonrasında keman derslerine başladım.
Hocam Cihat Naki,
kemanın da kadınlar gibi
ihmale gelmeyeceğini
ve sürekli çalışmak gerektiğini
“sen onu bir hafta bırakırsan,
o seni bir ay bırakır” gibi sözlerle anlatırdı.
Günde üç, dört saat çalışırdım.
Ama aklım hep sokaktaydı.
Top oynamayı, bisiklete binmeyi
en az keman kadar seviyordum.
Babam Yunus Yalçın Talipoğlu,
aldığı maaşın
altıda birini kurs parası olarak veriyordu
ve o maaşın yarısı kadar ödeyerek
ikinci sınıf 1/3 Stradivarius bir keman almıştı.
En azından
bunlar için çalışmak durumundaydı.
Kursun üçüncü yılında
Bach’ın Mi Majör Konçertosu’nu çalıyor,
okul müsamerelerinde
kemanla sahne alabiliyordum.
Hocam “konservatuara girebileceğimi” söyledi.
Babam ve annem Gökçen Talipoğlu’na
bu konuyu açtı.
Memnuniyetle karşıladılar
ve her anne baba gibi gurur duydular.
Yaşamım yeni bir boyut kazanmıştı.
Artık konservatuar için çalışıyor,
ona göre eğitim alıyordum.
Şans bu ya,
sınav günü erken geldi.
Hocamın övgüyle sözünü ettiği
ve Türk Klasik Müzik Tarihi’nde
derin izler bırakan
Mithat Fenmen, Eskişehir’e geldi.
Konservatuarın müdürüydü.
(Hani şu Ankara Cebeci’de konservatuar olması için yapılmış,
sonra bir takım aklı evveller tarafından
Mamak Belediyesi olarak kullanılan okulun.)
Hocam beni dinlemesi için
onu ikna etmişti.
Yaşıtlarıma göre iyiydim,
hocama göre
konservatuarda sınıf atlayabilirdim.
Ve ben daha
on bir yaşımdaydım.
************NE YAPABİLECEĞİNİ BİLMEK**********
Kuyruklu piyanonun başında
hocam, ben ve Mithat Fenmen vardı.
Bu tablo Türkiye’de kaç kişi tarafından
yaşanabilirdi ki…
Fenmen, önce üç ses bastı,
başarı ile ayırdım
ve seslendirdim.
Sonra beş ses,
sonra keman.
Heyecandan yanlışlarım da olsa,
verdiği notaları
doğru bastım sanıyorum.
O an için işkence,
şimdilerde ise
kendimi sevmeme neden olan
en güzel anım
yaklaşık yarım saat sürdü.
Ama sanki
bir ömürdü.
Mithat Fenmen “sınava girsin,
yedinci ya da sekizinci sınıf olabilir” dediğinde,
gözümün önünde
sadece televizyondan gördüğüm
Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’nın
hayali vardı.
Ama gariptir,
o orkestrada kendimi hiçbir sandalyeye
oturtamadım.
Ben hiçbir zaman
“o kadar iyi” olamayacaktım.
Nasıl oldu bilmiyorum ama
bunu hissettim.
Ve tüm cesaretimi toplayarak
Mithat Fenmen’e “sizinle yalnız kalabilir miyiz” dedim.
Fenmen, hocama rica etti
ve benimle yalnız kaldı.
Son derece yumuşak bir ses tonuyla
ve gülen yüzüyle
“söyle bakalım” dedi.
“Hocam” diye girdim söze,
“ben bir şeyler çalıyorum ama
kendimi hiçbir orkestrada
birinci keman çalacak yetenekte hissetmiyorum.
Hatta belki orkestrada çalacak kadar.
Siz hocamı ikna etseniz,
onu kırmak istemiyorum.
Ben bu sınava girmesem…”
Mithat Fenmen’in yüzü
bir anda ciddileşti.
Belki de ilk kez
bu kadar adam yerine konuyordum.
Dedi ki:
“Doğru, oğlum.
Keman çalabilirsin,
çok çalışırsan başarılı da olursun.
Ama dediğinde haklısın.
Daha da önemlisi
ben on bir yaşında bir çocuğun
neleri yapıp, neleri yapamayacağını
bu kadar iyi göreceğini
ve kendisini böyle eleştireceğini
düşünemezdim.
Sen çok iyi yerlere geleceksin.”
İşte, Tayfun Talipoğlu’nun yolunda
en önemli kavşaklardan
biriydi o gün.
Bir yol ayrımında
günün büyüsüne kapılmadan
doğru yolu seçmek,
gerçekten zor işmiş.
Ama ben bunu
başarmışım.
Bu gün iyi bir dinleyiciyim
ve yetenekli çocuklar için
elimden geleni yapmaya çalışıyorum.
Ama bütün bunları
keşke rahmetli Mithat Fenmen de görebilseydi…
En büyük ödüllerden biri olurdu herhalde.